TÜRKİYE’DE ANTROPOSEN ÇAĞINDA SULAK ALANLARDA EKOLOJİK RİSKLER ÇALIŞTAYI BİLİMSEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ BİLDİRGESİ YAYINLANDI
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen “Türkiye’de Antroposen Çağında Sulak Alanlarda Ekolojik Riskler Çalıştayı” sonuç bildirgesi açıklandı.
Çalıştay kapsamında; doğal süreçlerin beşeri faaliyetler ve iklim değişikliği vesilesiyle yeniden şekillendiği Antroposen döneminde sulak alan ekosistemlerinin karşı karşıya kaldığı ekolojik riskler çok disiplinli bir yaklaşımla değerlendirildi. Bildirgede; hidro-jeomorfolojik dönüşümlerden sediman kirliliğine, dijital izleme teknolojilerinden çevre okuryazarlığına kadar geniş bir yelpazedeki bilimsel veriler sentezlenerek kamuoyunun ve karar vericilerin dikkatine sunuldu.
1. Giriş ve Genel Çerçeve
Çalıştay boyunca sunulan araştırmalar, sulak alanların sadece su kütlelerinden ibaret olmadığını; biyolojik çeşitlilik, karbon depolama kapasitesi, kıyı koruması ve havza dengesi açısından gezegenimizin hayati organları olduğunu göstermiştir. Bu ekosistemlerin korunması ve sürdürülebilir yönetimi, bilimsel temelli veri akışına ve kurumlar arası eş güdüme dayanmaktadır.
2. Hidro-Jeomorfolojik Dönüşümler ve İklimsel Riskler
İklim değişikliği ve havza ölçekli beşeri müdahaleler, Türkiye genelinde hem iç hem de kıyı sulak alanlarında ciddi alan kayıpları ve ekolojik bozulmalar yaratmaktadır. Amik Gölü Havzası’nda geçmişte gerçekleştirilen kurutma ve hidro-jeomorfolojik müdahalelerin ovadaki doğal su dengesini değiştirerek taşkın risklerini artırdığı belgelenmiştir. Benzer şekilde Ladaş Gölü’nde su yüzeyi alanının büyük ölçüde daralması, Cilo ve Sat Buzul Dağları’nda iklimsel ısınmaya bağlı kütle kayıpları ile hassas buzul göllerinde gözlenen yüzey değişimleri, yüksek dağ sulak alanlarının kırılganlığını ortaya koymaktadır.
Batı Ege havzalarında birleşik sıcak-kurak hava dalgası senaryoları sulak alan su bütçelerini tehdit ederken; delta ve lagün sistemlerinde yaşanan kıyı erozyonu ve alan daralmaları, havza ölçeğinde bütüncül su ve arazi yönetimini zorunlu kılmaktadır. Kızılırmak, Yeşilırmak, Yumurtalık ve Göksu deltalarında gözlenen kıyı gerilemeleri, küresel ölçekli deniz seviyesi değişimleri ve kıyı dinamiği üzerindeki insan baskılarının ortak bir sonucudur.
3. Sediman Jeokimyası, Kirlilik ve İzleme Teknolojileri
Göllerimiz ve kıyısal lagünlerimizde biriken sediman kayıtları, çevresel kirliliğin ve antropojenik izlerin dikey profillerini sunmaktadır. Abalı Bükü, Gala Gölü, Erzurum Ovası, Acısu Çayı ve Küre Dağları su kaynaklarında yürütülen araştırmalar; tarımsal drenaj, endüstriyel atıklar ve gemi söküm faaliyetlerine bağlı ağır metal zenginleşmelerini ve ekotoksikolojik riskleri ortaya koymaktadır. Çevresel adli jeokimya proksileri (Zr/Al, Ca/Al, Sr/Ca, S/TOC), sanayi ve tarım kaynaklı izlerin doğal arka plan değerlerinden adli titizlikle ayrıştırılabileceğini göstermektedir.
Bu kirlilik ve bozulma süreçlerinin erken tespiti amacıyla; Copernicus Sentinel uydu verileri, InSAR radar geometrisi, Yapay Zekâ tabanlı karar destek sistemleri ve İHA fotogrametrisi gibi ileri teknolojilerin 7/24 izleme ağlarına dönüştürülmesi, sulak alan yönetimi için kritik bir bilimsel altyapı oluşturmaktadır. Sultansazlığı Havzası’nda InSAR verileriyle saptanan yer subsidence’ı (çökmesi), yeraltı suyu kullanımının sürekli izlenmesi gerektiğini kanıtlamaktadır. Ayrıca, Trakya sulak alanlarında tespit edilen yüksek toprak organik karbonu stokları, bu ekosistemlerin mavi ve yeşil karbon koruma potansiyelini açıkça göstermektedir.
4. Sosyo-Ekolojik Risk Okuryazarlığı, Medya ve Antroposen Sineması
Ekolojik risklerin yönetimi ve sulak alanların sürdürülebilirliği, bilimsel bulguların toplumsal bilince dönüştürülmesiyle mümkündür. Bireylerin, gençlerin ve eğitimcilerin sosyo-ekolojik risk okuryazarlığı düzeylerinin artırılması, ekolojik vatandaşlık algısının güçlendirilmesi ve su kaynaklarına yönelik koruma bilincinin yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır. Bireysel ve kurumsal düzeyde su okuryazarlığının geliştirilmesi, çevre koruma kararlarının etkinliğini doğrudan artırmaktadır.
Bu toplumsal farkındalığın inşa edilmesinde medya araçları ve sinema sektörü eğitici ve birleştirici bir işlev üstlenmektedir. Türk sinemasında "Susuz Yaz"dan günümüz yapımlarına uzanan 60 yıllık süreçte sudaki mülkiyet, yönetişim ve kuraklık kaygılarının işlenişi, toplumsal su okuryazarlığının kültürel boyutunu yansıtmaktadır. Doğru ve nesnel haber akışının yanı sıra, çevre ve su bilincini işleyen eğitici filmler, belgeseller, Yapay Zekâ Destekli Genişletilmiş Gerçeklik (A-AR) sergileri ve sürdürülebilir iletişim projeleri, sulak alanların değerini ve iklim uyumunun önemini gelecek kuşaklara aktarmada estetik ve kalıcı bir öğrenme ortamı sağlamaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak; sulak alanlarımız, geçmişten devraldığımız durağan su kütleleri değil; Antroposen çağında iklim krizine karşı en güçlü doğal kalkanlarımızdır. İleri uydu teknolojilerinden jeokimyasal adli analizlere, sinema ve medyadan toplumsal su okuryazarlığına uzanan bu bütüncül bilimsel yaklaşım; doğayı tahrip eden müdahaleler yerine bilimin rehberliğinde doğa temelli çözümleri kayırmamız gerektiğini kanıtlamaktadır. Bugün atacağımız bilimsel ve kararlı adımlar, sulak alanlarımızı yalnızca korumakla kalmayacak, gelecek kuşaklara su bakımından dirençli ve sürdürülebilir bir vatan bırakmanın en somut adımı olacaktır.
Prof. Dr. Ramazan Cüneyt ERENOĞLU
Üniversitelerarası Kurul Başkanı
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörü
